logo Hakkında


My Name is Yalçın

yorumsuz

“My name is Ferruh” projesinden esinlenerek ben de bilgisayarımdaki tüm korsan müzik, program, e-kitap ve materyalleri sildim. Yaklaşık 50 Gb veriyi gözüm kırpmadan sildim, sadece parasını ödediklerim kaldı. Sizin için de aynı şeyi isterim, siz de insan hakkı yemenin büyük ezikliğinden kurtulmak isterseniz sizi de bu güzel harekete davet ediyorum.



E330 Kanser Yapar mı?

yorumsuz

Günlükte sağlık konusuna pek değinmedim, hatta çok da değinmek istemedim. Çünkü sağlık gibi önemli bir konu internet gibi kontrolsüz bir bilgi ortamından öğrenilmemeli diye düşünüyorum. İnternet bilgiye hızlıca ulaşabileceğimiz bir kaynak ama bu hız bazen yanlış bilgilerin yayılmasına da yol açabiliyor. Örneğin şu çoğu gıdanın içeriğinde yazan e300 ve e330 maddelerinin kanser yaptığı gibi yanlış bir kanı yayılmış durumda. Halbuki bu maddeler vücudun çok yabancı olmadığı, hatta vücutta bizzat bulunan maddeler. Örneğin e330, yani sitrik asit, vücuttaki krebs  döngüsünde geçer. e300 dediğimiz madde ise askorbik asit, yani bildiğiniz c vitamininden farklı bir şey değildir.

Peki nasıl olmuş da bunlar dilimize kanser yapıcı olarak yapışmış?

Bu konuda Besin Güvenliği dersimize giren bir hocanın şöyle bir teorisi var:

E330 yani sitrik asit, krebs döngüsünde geçiyor. Krebs de almanca’da yengeç demek yani ingilizce’den bileceğimiz ”cancer”. Cancer de Türkçe’ye kanser olarak geçiyor.

Çok uçuk bir teori gibi gözüküyor ama doğruluk payı var. Bu bilgiler bir kere halkın ağzına düşmeye görsün değil mi? Ama işin gerçeği ben de  öğrenince şaşırdım. Yıllardır doğru kabul ettiğiniz birşeyin yanlış çıkması!!!! Hatta utanmadan sizin de bunu yaymaya yardımcı olmanız!!! Kendimden utandım ve bu yanlışı düzeltmeye karar verdim. Sağlıkla kalın…



Hayalimdeki Mp3 Oynatıcısı

yorumsuz

Yine çok şey istiyorum…

  • Winamp‘ın Autotag özelliğine benzer şekilde; Gracenote, Musicbrainz servislerinden yararlanarak şarkıların id3 etiketlemesini ve isimlendirmesini otomatik yapsın.
  • iTunes gibi müzik arşivini otomatik düzenlesin.
  • Musikcube gibi hızlı açılsın.
  • En fazla Rhytmbox kadar karışık olsun.
  • Piyasadaki tüm ses formatlarını açabilsin.
  • Albüm kapaklarını otomatik indirip gözümüzü bayram ettirsin.
  • Last.fm desteği olsun.
  • Ruh hali eklentisi olsun.
  • Çapraz platform olsun!


Overlokçu

yorumsuz

Kadınların dikkatine,

Overlok ayağınıza geldi. Halı kenarına, yolluk, paspas kenarına; halıfleks kenarına overlok çekilir. 5 dk’da teslim edilir.

İki yıldır bu anonsa çok aşinayız. Şu cırtlak sesli kadının sesini kasede çekip, altına bir peugeot minubus çeken overlokçu oluyor bugünlerde. Hele pazar günleri o kadar çoğalıyorlar ki evin önünden dört, beş kere overlokçu geçtiği gün oluyor. Neden? Çünkü yapılması, tezgahını kurması çok kolay. Bilgi, birikim, eğitim gerektirmiyor. Overlok makinası, jeneratör bir de megafon aldın mı tamamdır usta!  Devamını okuyun »



Tutku

yorumsuz

Bir şeyi gerçekten çok istedim ama elde edene kadar gözümde öyle bir büyüttüm ki, bulduğumda istediğim şey değildi.



Kullanılabilirlik ve Bağımlılık

3 yorum

Microsoft bugüne kadar kullanışlı(?) bilgisayar ürünleri ortaya koydu.

Kullanışlının yanına soru işareti koydum çünkü bu çok değişken bir kavramdır. Son kullanıcıya kolay gelen her ürün kullanışlıdır veya karmaşık her ürün kullanışlıdır diye bir şey söyleyemeyiz. Hatta kullanıcıların büyük bir kısmının alıştığı ürüne de kullanışlı diyemeyiz.

Aslında şuradaki resmin olayımızı çok güzel bir şekilde açıklayabileceğini düşünüyorum. Son kullanıcı için gayet güzel; tıkla ve bul, çevir ve oynat! Fakat biraz daha bilgiliyseniz ve hacker tabiriyle VCR alıcınızı programlamak istiyorsanız; işte bu basitlik tam bir kabusa dönüşüyor. Daha fazlasını isteyince bu basitlik bir sıkıcılığa dönüşüyor.

LESS IS MORE -> LESS IS A BORE

son kullanıcı -> hacker

Sanırım bu kabusun nedeni bilgisayar bilgimiz geliştikçe, kullandığımız ürünün benzerini hatta daha iyisini yapabileceğimizi düşünmemiz.

Peki daha iyisini nasıl yaparız veya elimizdekini nasıl daha güzel bir şekle sokarız veya daha kötü düşünelim bilgisayarımızı özelleştirebilir miyiz? Tabii ki bize yeterli özelleştirme imkanı verildiyse yani kodlarıyla az buçuk oynayabiliyorsak yababiliriz.

Bu sebeptendir ki çevrenizde dikkat ettiyseniz bilgisayardan iyi anlayan çoğu insanın OS tercihi GNU ve BSD türevleri olmuştur.

Peki bilgisayardan iyi anlamak derken ?

Bu da göreceli bir kavram aslında. “Oğlum bilgisayarcı teyzesi”ndeki oğlandan bahsetmiyoruz tabii ki. Format atmayı bilmek herşey değildir çünkü. Ben kendi hesabıma konuşayım, defragmantasyonun mantığını ve formatın herşeyi çözemeyeceğini bilen kişi bilgisayardan az buçuk anlıyor demektir.

Bu insanlar bilgisayardan anlıyor da neden Linux’a geçmiyor?

Bağımlılıktan dolayı! Hayati önemi olan Adobe programları, arada bir kaçamak yaptığımız bazı oyunlar Linux’ta maalesef stabil bir şekilde çalıştırılamıyor. Eğer çalışabilse iddia ediyorum Linux’un pazar payı %25′e çıkar.

Peki neden Microsoft kodlarını açmıyor?

Birkaç manyak dışında kimse geliştirmez diye mi?

Zaten çok kullanışlıyız gerek yok diye mi?

Hayır!

İnsanlar Windows’un ne kadar boş bir şey olduğunu anlayacaklar da ondan.

Hataları gözükecek de ondan.

Kel olduğunu gizlemek için yandaki saçlarını üste tarayan amcalar gibi…



Am*na Koyayım Üniversite

5 yorum

Üniversiteye yeni başlamışım. “Ulan ne değişik şehir be!” diyorum. İnsanlar sanki ters ters yürüyorlar ya da ben biraz fazla kaçırmış olabilirim, bulanık herşey. Derse katılıyorum, herkesin yüzünde acayip bir sevinç, kapağı attım üniversiteye, bir tane hatun kaldırırsam süper olacak havası var. Bense hayatımın en kötü gününde gibi hissediyorum. Zaten istediğim bölüme gitmemişim ya ağzımı bıçak açmıyor.

Tommy hilfiger tişörtlü tiki bir eleman yaklaşıyor yanıma. Selam hocam hoşgeldin ben Ersin, alttan alıyorum bu dersi, sen yenisin galiba? Yeniyim kardeş diyorum. Alıştın mı, kalacak yer buldun mu diye soruyor bana. Alışırım zamanla ama kalacak yerim yok diyorum. Bize gel, yan odamdaki eleman daha gelmedi, birkaç gün idare edersin artık diyor. Tabii ki çok isterim diyorum sevinçle…

Sıkıcı bir ilk dersten sonra eve gidiyoruz. Kapıyı açınca gözlerime inanamıyorum. Her yer dağınık birbirine girmiş durumda. Yığınla kitaplar, ders notları… Kanepeler ters çevrilmiş, oda bombok bir vaziyetteydi. Gel arkadaşlarımla tanıştırayım dedi. Ayhanın odasına girdik, kimse duymasın diye kulaklıkla porno izliyordu üstüne üstlük otuzbir çekiyordu. Bizi s*klemedi bile, yuh am*na koyayım deyip çıkıp gittik odadan. Orhan’ın odasına doğru gittik. Yaklaşınca artan gürültü dikkatimi çekmişti. Odaya girince hayvan gibi metal dinlediğini anladım. Açıkçası bu kadar ibne tipli bir herifle karşılaşacağımı bilmiyordum. Uzun saçlı, siyah tişörtlü, gözlerinin altı zeplin gibi olmuş bir keşe benziyordu. Sigarayı havaya üfleyişinden bile ne bok bir insan olduğunu anladım.

Oo genç hoşgeldin, buyur şöyle dedi. oturduk anlatmaya başladık. 5 dakika geçip muhabbete *m, s*k, göt karışınca aklım başıma geldi ve havanın karardığını anladım. Karnım da gurul gurul ötüyordu. Sesleri duyan eleman gel mutfağa bir şeyler hazırlayayım dedi. Mutfağa girdik yine bir facia, mutfaktaki göl hafiften sapancayı andırıyordu. Allah’tan fayans vardı da su alta kaçıp alttaki cadolaz karıyı aktifleştirmiyordu. Bardak bulamadığını söyledi Ersin. Eve daha yeni geldiklerinden ekmek de yokmuş. Kavanoza sıcak su doldurup sallama çay içtik. Üç ay öncesinden kalan ton balığıyla son defa şansımızı denedik ama ikimizi de kesmedi. Hadi gel alışveriş yapalım dedi. Beraberce Bim’e gittik. Le’ cola, birkaç bardak ve ekmek aldık. Urfalı Kardeşler’den dört porsiyon lahmacun yaptırıp eve geldik, güzelce sofrayı kurduk. domuzlar gibi kapıştık yemeği. Sonra batak öğrettiler bana, öğrenci evinin vazgeçilmez oyunuymuş. Çok sıkıcıydı hiç sevmedim. Hem de ütüldüm tüm paramı kaybettim.

Çok geç olunca yatağa girdim. Babama parayı nasıl kaybettiğim konusunda hesap vereceğimi düşünürken uykum bir türlü gelmedi. Koyun atlamak da rahat insan işi olduğundan yüz tane “am*na koyayım üniversite” tabelasının önünden 150 km hızla geçtiğimi düşündüm. Hakikaten rahatlamıştım bir süre sonra. Tam dalarken biri omuzumdan tuttu. Uyku sersemliğinde annemi görüyordum sanki.

“Oğlum kalk servise yetişemeyeceksin.” diyordu ses. Gözlerimi iyice açıp baktım ki aynı odada değildim, lise yıllarındaydım hala. saate baktım. Geç kalmıştım ilk derse. Ama hiç koymadı. O kadar etkilenmişim ki o gün, öyle mutlu olduğumu hatırlamam senelerdir.



Ait Olma Duygusu

bir yorum

Abazanlığın tüttüğü başka bir gündü. “Herkesin bir manitası var, bir bizim yok anasını satayım.” diyordum Hakan’a. Hakan da 87 doğumlu çıtır hatunlar’dan yeni bir tane bulduğunu söyledi, yıkıldım… Bu dünyada yapayalnız kalmışım sanki. İşin kötü tarafı sorun kızlarla aramın kötü olması değil, onların beni bir abi, bir arkadaş olarak görmesiydi. Üniversiteyi üç sene üst üste kazanamayacak kadar öküz olduğumdan diğerlerinden bayağı büyüktüm zaten, abi demeleri normaldi ama hiçbir kız bana o duygularla yaklaşmıyor muydu? Yoksa ben zurna mıydım? Hayır hayır, zurna değildim sadece aşırı normaldim.

Popüler kesime girmek için atmosferik y*rrak metal dinlemek, Fight Club izlemek, piercing taktırmak, gece barda çok içip ortamın dağıtmak gibi ayrıcalıkların olması gerekiyordu. Bense okula pembe gömlek-kravat ve sivri pabuçlu ayakkabıyla gelen, Yeni Türkü filan dinleyen, Serdivan’a takılan ezik bir kişiliktim. Benim gibiler 80′lerin sonunda 90′ların başında kalmıştı.

Neslimin son türüydüm evet. Hiçbir yere ait değildim. Bu işten anlayan elemanlardan yardım almak gerekiyordu bu yüzden. Hemen pinoya daldım. En gotik görünümlü masaya oturdum. Allah’tan laboratuar dersini beraber aldığımız bir hatun vardı da g*t gibi ortada kalmamıştım. Konuşmaya pek katılamadım ama 45 dakikada bir tuvalete gitmiş numarası yapıp, sohbet ettikleri şeyleri, sevdiği müzikleri, filmleri, yazarları not defterime ekliyordum.

Hava kararıncaya kadar aldığım notlar not defterine sığmaz olmuştu, demek ki artık yeterdi. Onlardan öğrendiğim yeni mekanla gidiş cümlemi kurdum “Ya dostum akşama bizim hatunla Hera’ya gidicez, ben kalkar” dedim. Kalktım eve gittim.

Yazdığım notlar da bayağı olmuştu. Bunları boş bir zamanda ezberlemek gerekiyordu. ertesi gün üniversiteye girerken bahar şenliği ilanıyla karşılaştım. Manga, Şebnem ferah, Beyaz gibi Fanta konserlerinin vazgeçilmez isimleri de gelecekti. Orası şimdi nasıl hatun kaynardı değil mi? Harekete geçmenin tam zamanıydı. Hemen notlarımdan çıkardığım aktivite klüplerini ziyaret ettim. Frp klübüne kayıt olup kısa zamanda okuyabileceğim ince ve açıklayıcı bir kitap tavsiye etmeleri istedim. Notlarımdan çıkardığım mp3 isimlerini de genelde porno cd çektirdiğimiz Aykut Abi’ye verdim. Son dersten çıkana kadar hallederim dedi.

Derste bile sıranın altında frp kitabını okuyordum. Kılıç, büyücü, kral filan derken kafamın ağzına veriliyordu. Biyoloji hocası tahtaya kaldırıp vücudun savunma sistemi hakkında bir soru sorduğunda ise sap gibi kaldım. İçimden şövalyeler demek geldi ama rezil olmamalıydım. Tüm sabrımla bahar şenliğine kenetlendim.

Eve gidince ortamların müziğine alışmak için Anathema, In flames, Metallica dinledim. En gaz şarkılarını google’dan aratıp, hatunlara söylecek fiyakalı sözler aradım. Requiem for a dream, Memento, Fight club, Kelebek Etkisini izledim.

İki gün boyunca okula gitmeyip, bahar şenliği geçiş sınavıma hazırlanmıştım. Sonunda büyük gün gelmişti. En seksi kokan parfümlerimden birini sıktım, siyah deri ceketimi ve adidas ayakabımı giydim. Carlsberg’imi de ceketime güzelce zulaladım. Hava karanlık olmasına rağmen Terminatör gözlüklerimi de taktım. Amacım ne olursa olsun notumdaki mükemmel insan modeline benzemekti.

Konserler başladı, ben de hatunun bol olduğu tanıdık bir bölge aradım. Sonunda Utku’yu gördüm. İyi elemandı ama biraz tikiydi, rapçiydi, msn nickini cool_rapper_ßoy_78 yapardı. Yanındaki hatunlardan birine hemen yanaştım. Hemen tanışıverdik, ismi Pınar’mış. Çıtı pıtı bir kız, hemen ısınıverdim. Engin frp bilgimden, In flames’den en gaz şarkılarından bahsettim. Brutal Vocal, headbang savsalıyordum bir şeyler. O ise hayranlıkla dinliyordu. Ortam sıcaklaşınca zulaladığım Carlsberg’imi çıkardım. Utku da bir şeyler getirmiş güzel kafa yaptık.

Biraz sarhoş olunca headbang yapayım diye ön sıralara geçtim. Kendimi kaybetmişim bir an. Slow bir şarkıda da headbang yapınca etraftakiler pis pis bakmaya başladı. Hemen Utku’ların oturduğu yere gittim ama orada değillerdi. Aradım ama bulamadım. Sonra eğlemeye devam ettim, çıkışta bulurum bunları nasıl olsa dedim. çıkışta da bulamadım, acayip bir korku sardı. Bunların başına bir şey gelmesindi? Hemen cep telefonunu aradım ne yapıyorsun oğlum dedim? Bu gece pınarlardayım hacı, kusura bakma dedi. Hemen telefonu kapattım. Küfrettim kendime. Sen o kadar dil dök hatunu tava getir, başkası kapsın götürsün. Olacak şey değildi.

O gün pinoda neden şapkayı yan yan takan, fubu pantolonlu rapçi elemanlarla takılmadım diye kendime kızdım. O gün bugündür Dj Akman dinlerim.



Çarkıfelek

yorumsuz

Requiem For a Dream, bağımlılıklarımızı anlatan güzel ve bir o kadar da ürkütücü bir film. Ana karakterlerin her biri bir çeşit bağımlığa sahip örneğin esas oğlan olarak oynayan Jared Leto bir uyuşturucu bağımlısı, esas hatun olarak oynayan Ellen Burst ise bir televizyon bağımlısı. Televizyonda her gün izlediği ünlü bir yarışma programına oğluyla katılıp ünlü olmak gibi bir amacı var bu teyzenin. Bu yarışma programını ise kendini çok beğenmiş, yüksek sesle konuşan, arsız bir adam sunuyor ve sizi 5 dakikalığına Dünya’nın merkezi konumuna getiriyor adeta.

Geçen gün, annemin “Oğlum yarışma var sonra geleyim.” demesi üzerine şaşırdım. Neydi ki benden önemli olan bu yarışma ? Hani şu eskiden çıkan Çarkıfelek vardı ya, o tekrar yayınlanmaya başlamış yine Mehmet Ali Erbil sunuyormuş. Yine arsızca ve yüksek sesli bir şekilde aynı bahsettiğim yarışmanın sunucusu gibi… Yeri geliyor canlı yayında cinsellikten bahsediyor, yeri geliyor uzun eşşek oynatıyor… Sizi bir iki dakikalığına madara edip ünlü olmanızı sağlıyor; cebinize iki üç kuruş, çoluk çocuğunuza da cep telefonu verip avutuyor.

Bugün annem yemekten kalkıp oturma odasına gidince önemsedim ama uzun bir süre gelmedi sonra baktım ki hala o yarışmayı izliyormuş. Çok aldırış etmedim, oturdum bilgisayarıma, her gün yaptığım gibi. Sonra o gıcık ses kulağımda yankılanmaya başladı. We gooot a Winneeeer. Parmaktaaaan sonraaaa… Tappy tappy!! Asenaaaa!!!! Ne kadar da benzeşiyorduk o karelerle. Acaba biz de başka bir rüyaya ağıt mıydık ?



Neden Bizden de Garaj Girişimleri Çıkmaz?

5 yorum

Steve Jobs ve Steve Wozniak, 1976 yılında gördüğünüz evin garajında Apple Inc’in temellerini atmış. Apple kurulduğu yıllarda şimdiki gibi elektroniğin birçok dalında hizmet veren bir kuruluş değilmiş. İki kafadar o yıllarda sadece kişisel mikrobilgisayar üretimi üzerinde yoğunlaşmış. O yıllarda da insaların gözünde bilgisayar; oda büyüklüğünde, aşırı sesli, radyasyon kaynağı bir araç. Haliyle insanların bilgisayarları kişisel kullanım için satın alacağını düşünmek gayet uçuk bir fikir o zamanlar fakat şu an kullandığımız çoğu şey zamanında “Eminim bu aleti kullanan olmaz.” denilmiş araçlar değil midir? Kabul ediyorum kişisel bilgisayar fikri o zaman şartlarında destek ayrılamayacak düzeyde ileri arge çalışması olarak görülebilir ama bir fikri bir ürünü başkalarından önce düşünmek ve doğru zamanda uygun bir fiyatta satarak hayata geçirmek neler kazandırır sizce? Devamını okuyun »