Archive for the ‘Hayatın Anlamı’ Category
Neden Öldürülmeliyim?
Şubat ve Mart aylarında, ateist olduğumu yakınlarıma açıklamıştım. Açıkça belirteyim, olumlu tek bir tepki dahi alamadım zaten beklemiyordum da. Her şeye rağmen beni ben olarak kabul eden bir babayiğit çıkmadı, hayatta ne kadar yalnız olduğumu daha iyi anladım.
Ama beni şaşırtan şeyler de oldu. Örneğin kendimi o kadar iyi gizlemişim ki söylediklerimi eşek şakası olarak algılayanlar dahi oldu. Çoğu büyüklerim ise bu durumun bir geçiş dönemi olduğunu, çoluk çocuğa karışınca değişeceğimi söylediler. Konuşmak için biraz erken ama o kadar da kolay lokma değilim hani.
İnançsız olduğumu hissedenler de olmuş. Benim için üzüldüklerini hala içimde Allah sevgisi olduğunu ama bunu farketmediğimi söylediler. İnsan inanmadığı bir şeyi nasıl sevebilir? Peki şimdi ne olacak diyenler oldu mesela, hakikaten şimdi ne olacak bana? İnanmadığım İslam hükümlerine göre hükmüm nedir? İşte bunu kısa süreye değin bilmiyordum. Read the rest of this entry »
Hayatın Anlamı
Bu yazıyı Stanley Kubrick’in Playboy’da yayımlanmış bir röpörtajından çevirdim. Bu yazının dinden arınıp büyük boşluklara düşenler için bir paraşüt vazifesi görmesini dilerim. Aşağıdaki çeviriyi şuradaki lisans çerçevesinde paylaşabilirsiniz.
Playboy: Hayat eğer bu kadar amaçsızsa, hayatın yaşamaya değer olduğunu düşünüyor musunuz?
Kubrick: Evet, ölümlülüğüyle başa çıkabilmiş bizim gibiler için. Yaşamın salt anlamsızlığı insanoğlunu kendi anlamlarını yaratmaya yöneltmiştir. Tüm çocuklar şüphesiz ki yaşama lekesiz bir merak duygusuyla başlar, ölümün ve bozunmanın farkındalığı onların bilinçlerini etkileyerek; onların yaşama sevinçlerini, idealizmlerini, ölümsüzlük varsayımlarını giderek aşındırır. Read the rest of this entry »
Allahsız Olmak Günah mı?
Artık bir yaratıcıya inanmıyorum. Yaratıcıyı Tanrı, Allah veya Yehova artık nasıl adlandırırsanız, orasını siz bilirsiniz. Aslında herkesten bir adet daha az yaratıcıya inanmıyorum, çok da eksiğim yok sizlerden. Sadece ben değil, bu yaratıcı varlık saçmalığının başladığı günden beri tüm insanlar varlıklarının sebebini bir üst varlığa bağlama eğiliminde olmuşlar. Bazıları bir çok üst varlığa, bazıları ise tek bir üst varlığa bağlamışlar.
İnsanlığın evrim tarihine baktığımızda insan türüne “bahşedilmiş” sistematik düşünme yeteneğinin beraberinde sistematik korkuyu da getirdiği görülür. Olmadık yerlere burnunu sokan meraklı insan, kendini korkutacak çok şey bulmuştur. Ölmekten korkup yırtıcı hayvanlara, karanlıktan korkup geceleri aydınlığı sağlayan aya, soğuktan korkup güneşe tapmıştır. İnsan kendinden üstün nitelikli ve güçlü bir şey gördüğü zaman hemen onu tanrı kategorisine almıştır. Onlardan daha güçlülerini gördüğünde eski tanrılarını dışlamış ve yeni tanrılara bağlanmıştır. Read the rest of this entry »
Kızları da Alın Askere
Yeni göreve başlayan Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in tek tip askerlikle ilgili açıklamaları benim gibi askerliğini henüz yapmamış binlerce genci korkuttu. Yoksa siz de onlardan bir misiniz? Gerçi her sene bu tartışma alevlenir ama bu sefer biraz değişik bana göre. Hiç bir Genelkurmay Başkanı ilk açıklamalarında bu kadar radikal olmamıştı. Ben bu tasarının yakın zamanda hatta benim dönemimde (bir sene sonra) gerçekleşeceğini düşünüyorum. Zira şu son dönemde halkın tepki seviyesini ölçen yöneticiler yüzünden “oldu, bitti” uygulamalar resmen patlamış durumda. Peki bu uygulama ne getirir, ne götürür? Bu konuyu tartışmak isterim.
Koşaner, tek tip askerlik projesini açıklarken şu argümanları kullandı:
- Üniversiteli, ilköğretim mezunu ayrımı yapılmadan herkes aynı süre, eşit şartlarda askerlik yapacak.
- Askerlik süresi herkes için 9 ay olacak.
- Yedek subaylık kalkacak.
- Eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanılacak.
Peki bu dör maddenin karşı argümanları nasıl olabilir? Read the rest of this entry »
Uyutulmak
Ben küçükken annem iş yapabilmek adına beni hep uyuturdu. Eminim bebekliğimde de öyle yapmıştır. Gürültümle ve sorunlarımla uğraşmak ve en önemlisi onları çözmek yerine, kolayını seçmişti. Yalnız olmadığını düşünüyorum. Zaten eşinden yeterince baskı gören bir kadın ister istemez ya çocuğunu sokağa salacak ya da uyutacak, başka çaresi de yok. Hem ben uyumayı çok severim. Ama bazen o kadar çok uyurdum ki neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamazdım. Hatta Inception’ı izleyince “Şerrefsizim aklıma geldiydi.” bile dedim. Bence Türkiye’de yaşayan çoğu kişinin aklına böyle gelmiştir. Çünkü hepimiz büyük bir rüyanın içindeyiz, sürekli uyutuluyoruz. Annelerimiz iş yapmak için bizleri uyutuyor, öğretmenlerimiz istemediğimiz şeyleri öğretmek için bizleri uyutuyor, politikacılarımız gerçekleri gizlemek için bizleri uyutuyor. O kadar uzun süredir uyutuyorlar ki çoktan Araf’a düştük bile. Artık gerçeklik kavramı bizim için bozulmuş durumda. Gerçekleri bir kenara bırakarak kendimize rüyalardan örülmüş çok güzel bir dünya kurduk. Geçmişimizi dahi rüyalarımızla değiştirdik. Bireyselleşmiş küçücük dünyamızda başka hiç kimseye de yer olmadığından tek değişken biz olduk ve rüyaların gerçekliğini kanıtlamak imkansızlaştı. İşte bu yüzden her yeni doğanı kendi yoluna gitmektense kendi yolumuza soktuk, kendimiz gibi olmaya zorladık ki değişken sadece biz olalım ve bu rüya hiç bitmesin. Çünkü biterse gerçeklerin soğuk yüzüyle burun buruna kalacağız.
Sadece Yap / Just Do It
Nike’nin sloganını bir de böyle düşünün.
Not: Buraya değişen kölelik sistemi anlayışı hakkında bir şeyler yazacaktım ama vaktim yoktu. Bir ara yazarım söz.
Hakkı Haketmek
Haketmediğiniz şeylere sahip olduğumuzda kıymetini çok bilmeyiz. Ancak kaybedince anlarız, o şeyin değerini, neye sahip olduğumuzu. Bir şeyin değerini anlamak için illa ki kaybetmek mi gerekiyor diyenleri haklı bulurum bu yüzden. (Bir şeyin değerini anlamak için kaybetmek haricinde güzel bir yöntemi olan varsa paylaşmasını rica ediyorum.) Hepimiz sahip olduğumuz şeylerin değerini bilmiyoruz veya farkında değiliz. Örneğin sıcak bir yuvaya, iyi kötü giyinecek elbiseye, bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olmak matah bir şey gibi görünebilir. Ama bir de bunlara hiç sahip olmadığınızı düşünün, fantastik gibi gelebilir (Gerçi yaşadığımız şu sel felaketinden sonra pek de fantastik gelmiyor ya!) böyle bir durumda çoğumuz, doğa ananın sert şaplağıyla ilk defa karşılaşırız. Bizim gibi “anneler tarafından yetiştirilmiş” bir nesil böyle bir ağırlığı kaldıramaz.
Yaşama savaşında ilk yenilenler, sahip olduklarının farkında olmadan onları kaybedenlerdir. Sadece sahip olduklarını dişiyle, tırnağıyla işaretlemiş olanlar, tekrar aynısını yapacak kadar cesur ve başarılı olabilirler. Biz Türkler olarak tam birinci sınıfın insanıyız. Kurtuluş Savaşı dışında çok büyük ve sürdürülebilir bir atılımımız olmamıştır. Zaten bu savaşı da ordunun başında Atatürk gibi bir lider olmasa Türkiye’nin kazaması söz konusu değildi. Türkiye’de her zaman en popüler taraf olan liberaller bu savaşı yönetseydi emin olun Türkiye isminde bir ülke olmazdı. Belki küçük bir bölge devleti olan Osmanlı Devleti; İran, Libya veya Arabistan benzeri bir ülke olurdu ve “fes giyen, kebap yiyen insanlar” olarak tanınırdık.
Kurutuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin ekonomik ve politik savaş başlamıştır. Ve üzülürek söylüyorum iki savaşı da kaybettik, hala da kaybediyoruz. Savaştan sonra İsviçre gibi suya sabuna dokunmayan bir ülkenin genel hukuk düzenini Türkiye’ye adapte ettik. Bu kararı Atatürk’ün çok büyük bir hatası olarak nitelendiriyorum. Türkiye gibi ayrımcılığın, gericiliğin ve kamplaşmanın had safada olduğu bir yere bu kanunları getirmek çok yenilikçi ve gelecekçiydi fakat uygulanabilir değildi. Yurtdışından devşirdiğimiz “düzen” daha kültürlü ve eğitimli insanlara hitap ediyordu, açıkçası onlar bunu hakediyorlardı.
Türkiye’nin ihtiyacı olan düzen katı, sert ve daha tutucu olmalıdır çünkü Türk halkı çoğu müslüman halk gibi eğitimsizdir ve otorite bağımlısıdır. Türk insanı başında tek bir adam ister. Meclis onun kafasını karıştırır. Yanlışıyla, doğrusuyla bir kişi ister, bir sembol ister, Türkiye. Bu sembol eskilerde padişahtı sonra Atatürk oldu. Atatürk, Türk halkı için büyük bir semboldür. Her yere Atatürk anıtlarının ve büstlerinin dikilmesi, onun yaptığı işlerden dolayı değildir, onun bir sembole indirgenmek istenmesindendir. Atatürk de bir diktatördü yani halkın tam istediği gibi “tek adamdı” ama yetkilerini halktan yana kullandığı için yüceldi ve sonunda sembolleşti. Şimdilerde ise sembolümüz “Padişah Erdoğan”. Bu sloganın yükselmesi geçmişten bu yana bir çok şeyin değişmediğini göstermektedir. Bizler bazı şeyleri anlamak için yeterli değiliz. Biz bize verilen hakları anlayacak kadar duyarlı ve farkında değiliz. Bize geçmişte verilen haklar bize ekstra large’dı, bol geldi bize bu haklar, çünkü biz bu hakları haketmedik. Ve kaybetmesi de kolay oldu…
Üniversitelerde Kaos Çıkar mı?
Özellikle ekonomik krizin arttığı ve Kürt – Türk tartışmalarının doruk noktasına ulaştığı şu zamanlarda bu tartışmaların büyük kavgalara dönüşebileceğini düşünüyorum. Umarım olmaz fakat ekonomik krizin de etkisiyle öcünü almak isteyenler çözümü şiddette bulacaktır. Şiddeti doğru bulmuyorum fakat kaçınılmaz gibi …
Geçen gün Kürt kökenli bir kızla sohbet ediyoruz, konu Türk- Kürt olayına geldi:
- Bana Facebook’da hani şu ünlü Atatürk Kürt Olsaydı (1995) yazısı var ya onu gösterdi. Yanında da sarışın ela gözlü küçük bir kız resmi vardı. Gerçek Kürtler aslında böyle şarışın renkli gözlüdür dedi.
+ Biliyorum [tebessüm] Bak X. ben eğer rahatsızlık duyuyorsan, sırf Türkler çoğunlukta diye buraya Türkiye denmesine bile karşıyım. Anadolu Cumhuriyeti de denilebilirdi. Bunlar sadece isimdir, semboldür.
- Ama bizim kültürümüzü öğrenmemize izin vermiyorlar.
+ Senin köyün var değil mi?
- Evet
+ Benim de var. Oranın bile kendine has dil yapısı, geleneği göreneği vardır. çok farklıdır bu şehirden. Çoğu insan geçmişini öğrenmekten haz duyar araştırmak ister ama çok katı bazı kesimler var, kafatası milliyetçileri(mhp) gibi. Onlara çok karşıyım. Onlar kendilerinden başkasını bilmezler. Bence her insanın kültürüne geçmişine inandığı şeylere saygı duyulmalı. Ama açık konuşayım, nerede olursam olayım; yaşadığım yere ihanet etmek, yediğim kaba tükürmek istemezdim.
- Biz de bizimkine tükürenleri temizlemeye çalışıyoruz.
+ Mavi ekran..
Sırlar Dünyası

Geçen yıllarda STV’de bu dizi sürekli dönüyordu. Bir gün şöyle bir bölüme rastladım:
Esas oğlan diye tabir ettiğimiz genç, uzun saçlı, kulağı küpeli, deri ceketli hippi görünümlü biri. Aynı zamanda da maddi durumu pek iyi değil. İkisi nasıl bir arada oluyorsa? STV işte! deyip geçelim..
Bu eleman üniversiteyi kazanıp başka bir şehire gidiyor. Para pul da yok tabi, burs almak için bir işadamıyla görüşmeye gidiyor. İşadamı bunun görünümünden pek hoşlanmayıp bunu hep “Bugün git yarın gel” deyip oyalıyor. Eleman da bursu alamayıp avucunu yalıyor.
Her Türk prodüksiyonunda olduğu gibi genç parasızlıktan kötü yollara yöneliyor. Kendini içkiye veriyor, dağıtıyor her şeyi! Sonra bu iki insan dramatik bir şekilde karşılaşıyorlar. Adam ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anlıyor, kafayı üşütüyor….
“Bu bu bu, bize bir mesaj vermek istiyor sanki! ” dediğinizi duyar gibiyim.
Fakat burada iki mesaj var sanki:
“Zengin insanlar bakın, her uzun saçlıyı züppe sanmayın onlara da burs verin.” mi yoksa,
“Hey gençler, sakın saçları uzatmayın, küpe takmayın, kaymak gibi de tıraş olun yoksa size kimse burs vermez.” mi?
Cevabı çok açık, amaç korkutma yoluyla şekilciliği yaymak. Başka birşey değil. ( Bu arada unutmayalım Muhammed Peygamber de uzun örgü saçlıydı. )
Tutku
Bir şeyi gerçekten çok istedim ama elde edene kadar gözümde öyle bir büyüttüm ki, bulduğumda istediğim şey değildi.

