Hakkı Haketmek
Haketmediğiniz şeylere sahip olduğumuzda kıymetini çok bilmeyiz. Ancak kaybedince anlarız, o şeyin değerini, neye sahip olduğumuzu. Bir şeyin değerini anlamak için illa ki kaybetmek mi gerekiyor diyenleri haklı bulurum bu yüzden. (Bir şeyin değerini anlamak için kaybetmek haricinde güzel bir yöntemi olan varsa paylaşmasını rica ediyorum.) Hepimiz sahip olduğumuz şeylerin değerini bilmiyoruz veya farkında değiliz. Örneğin sıcak bir yuvaya, iyi kötü giyinecek elbiseye, bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olmak matah bir şey gibi görünebilir. Ama bir de bunlara hiç sahip olmadığınızı düşünün, fantastik gibi gelebilir (Gerçi yaşadığımız şu sel felaketinden sonra pek de fantastik gelmiyor ya!) böyle bir durumda çoğumuz, doğa ananın sert şaplağıyla ilk defa karşılaşırız. Bizim gibi “anneler tarafından yetiştirilmiş” bir nesil böyle bir ağırlığı kaldıramaz.
Yaşama savaşında ilk yenilenler, sahip olduklarının farkında olmadan onları kaybedenlerdir. Sadece sahip olduklarını dişiyle, tırnağıyla işaretlemiş olanlar, tekrar aynısını yapacak kadar cesur ve başarılı olabilirler. Biz Türkler olarak tam birinci sınıfın insanıyız. Kurtuluş Savaşı dışında çok büyük ve sürdürülebilir bir atılımımız olmamıştır. Zaten bu savaşı da ordunun başında Atatürk gibi bir lider olmasa Türkiye’nin kazaması söz konusu değildi. Türkiye’de her zaman en popüler taraf olan liberaller bu savaşı yönetseydi emin olun Türkiye isminde bir ülke olmazdı. Belki küçük bir bölge devleti olan Osmanlı Devleti; İran, Libya veya Arabistan benzeri bir ülke olurdu ve “fes giyen, kebap yiyen insanlar” olarak tanınırdık.
Kurutuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin ekonomik ve politik savaş başlamıştır. Ve üzülürek söylüyorum iki savaşı da kaybettik, hala da kaybediyoruz. Savaştan sonra İsviçre gibi suya sabuna dokunmayan bir ülkenin genel hukuk düzenini Türkiye’ye adapte ettik. Bu kararı Atatürk’ün çok büyük bir hatası olarak nitelendiriyorum. Türkiye gibi ayrımcılığın, gericiliğin ve kamplaşmanın had safada olduğu bir yere bu kanunları getirmek çok yenilikçi ve gelecekçiydi fakat uygulanabilir değildi. Yurtdışından devşirdiğimiz “düzen” daha kültürlü ve eğitimli insanlara hitap ediyordu, açıkçası onlar bunu hakediyorlardı.
Türkiye’nin ihtiyacı olan düzen katı, sert ve daha tutucu olmalıdır çünkü Türk halkı çoğu müslüman halk gibi eğitimsizdir ve otorite bağımlısıdır. Türk insanı başında tek bir adam ister. Meclis onun kafasını karıştırır. Yanlışıyla, doğrusuyla bir kişi ister, bir sembol ister, Türkiye. Bu sembol eskilerde padişahtı sonra Atatürk oldu. Atatürk, Türk halkı için büyük bir semboldür. Her yere Atatürk anıtlarının ve büstlerinin dikilmesi, onun yaptığı işlerden dolayı değildir, onun bir sembole indirgenmek istenmesindendir. Atatürk de bir diktatördü yani halkın tam istediği gibi “tek adamdı” ama yetkilerini halktan yana kullandığı için yüceldi ve sonunda sembolleşti. Şimdilerde ise sembolümüz “Padişah Erdoğan”. Bu sloganın yükselmesi geçmişten bu yana bir çok şeyin değişmediğini göstermektedir. Bizler bazı şeyleri anlamak için yeterli değiliz. Biz bize verilen hakları anlayacak kadar duyarlı ve farkında değiliz. Bize geçmişte verilen haklar bize ekstra large’dı, bol geldi bize bu haklar, çünkü biz bu hakları haketmedik. Ve kaybetmesi de kolay oldu…
